8 Mart ve Hypatia… Yaşayacaklar! | Burak Mumcu Yazdı

0
688

Yıl 2021… Türkiye ve dünyada kadının toplumdaki yeri tartışılıyor. Ataerkillik,  kapitalizmle üretim ilişkilerinin parçası haline getirildi, geliştirildi. Kadın, sömürü basamaklarının en altında, üretim ilişkilerinin en ucuz işgücü halinde ve fikirlerinin de pek hükmü yok. Kadın, doğanın yarattığı en üretken güç olarak en geri planda… Ataerkil toplum; hiç şüphesiz erkekleri önceler. Söz hakkı ya da son söz hakkı erkeklere aittir,  kadının insan olarak haklarını ve toplumdaki yerini biçimlendirmiştir. Egemenlik erkeğindir. Kadınların kontrol edilebilir bir unsur haline getirilmesi kuşkusuz binlerce yıllık bir sürecin hikâyesidir ve bu aynı zamanda kadının toplumsal, siyasal, sanatsal ve bilimsel mücadelesinin de tarihidir.

Günümüz toplumunda kadının ikincilliği, okulda, medyada, akademik de ya da diğer  çalışma alanlarında, ailede… baskı, zor kullanma, hakaret, emek sömürüsü gibi şiddet olarak kendisini ifade eder. Ev işleri kadına terkedilmiştir, eğitim sınırlıdır, eşitlik ve söz hakkı babadan damada geçer. Modernizm, bunların reddi olarak doğmuştur ancak kapitalizmin geldiği aşamada ucuz işgücü ve emek sömürüsünün geliştirilmesi adına kadının mülkiyet hakkından yoksun tutulmaya kadar vardırılan bir tersyüz olma sürecinden geçmektedir.

Kadının durumu, tarihsel olarak toplumun ileri ve geri aşamasını imgeler. Kadın, kağıt üzerindeki hakları ve emeğinin sınırsız sömürüsü ile yaşamının her alanında, her saatinde bu gerçeği kabullenmeye zorlanmaktadır. Bu enformasyonun en güçlü ifadesi “namus” kavramıdır ve sömürü ilişkileri erkek eliyle biçimlendirilmektedir. Din bunun etkin bir aracı olarak yapılanların kutsanması işlevini görür. Bu durum sadece eşitlik ve adalet konusu değildir ya da burayla sınırlandırılamaz. Bu durum üretim ilişkilerinin insan hayatını nasıl biçimlendirdiğinin bir ifadesidir ve içinde bulunulan sistemden bağımsız ele alınamaz.

1600 sene önce bir Roma eyaleti olan İskenderiye de; Filozof Hypatia ‘nın yaşamı sınıflı toplumlardaki kadına bakışın tarihsel bir örneğidir.

Felsefe ve bilim alanında önemli katkılar sunmuş bir kadın olarak,  astronom ve matematikçi Hypatia; zekası ve bilimsel yetenekleri dışında güzelliği ile de ünlüydü.

Eski dönemlerde kütüphanesi ve müzeleri ile ünlü olan İskenderiye’de filozof olan babası Theon tarafından bilimin temelleri Hypatia için atılmıştı. M.S. 300 civarında dünyaya gelen Hypatia babası tarafından eğitimler alarak öğrenim hayatını Atina’da sürdürmüştü. Atina o dönemlerde Pisagor, Platon, Aristoteles, Sokrates gibi ünlü filozof ve bilimcilerin eğitim aldığı yerdi. Hypatia eğitiminin ardından İskenderiye kütüphanesinde matematik ve astronomi üzerine eğitimler vermiş, doğayı mantık, matematik ve deneyler ile açıklamaya çalışmıştır. Başarılı okul hayatının karşılığında zaferin simgesi olan defne yapraklı tacıyla ödüllendirilmişti.

İskenderiye’deki Platoncu geleneğin hakim olduğu okul, inanç, felsefi görüş ne olursa olsun herkese açıktı. Ayrımların ve farklılıkların ne olursa olsun çatışma unsuru olarak değil insanlığın gelişimi ve doğanın anlaşılabilir olması açısından bir çıkış olarak görülmüş , bunu topluma aktarmaya çalışan felsefi bir okuldu. Bu yüzden Hypatia pagan olmasına rağmen okuluna Yahudi ve Hristiyan öğrencileri de kabul etti. Hypatia’ya göre  Hypatia, cesurca bu alanlardaki fikirlerini beyan ediyor dönemin din ve siyasal alanlardaki bireylerle tartışmalar yapıyordu. Bu dönemler Roma’nın yavaş yavaş çökmeye başladığı dönemlerdi. Bölgenin genel eğitim seviyesinin düşüklüğü bilim ve deneyin önemini arttırıyordu. Bu yüzden İskenderiye Kütüphanesi bu eserlerin kayıt altına alınmasında ve muhafaza edilmesinde açısından çok önemliydi. Hypatia’nın tüm çalışmaları bu dönemin aydınlatılmasında önemli rol oynuyordu. Doğa, bilimsel deneylerle açıklanıyor ve kendisi tarafından ” The Astronomical Canon – Astronomik Kanun ” kitabı yazılıyordu. Ve Hypatia’nın ünü iyice yayılmıştı.

Bu dönemlerde önce öğrencisi olan Vali Orestes ile çok yakındı. İskenderiye’de Vali Orestes ve Hristiyanların Piskoposu Cyril arasında güç çatışmaları başlamıştı. Cyril’den önce grevde bulunan Theofilos çetelerince ülkede paganlar dinsizlikle suçlanıyor, ibadethaneleri kapatılarak heykelleri yıkılıyor, mabedlerine Hristiyanlarca el konuyordu.  İşte bu dönemlerde Serapis tapınağı, binlerce el yazması eser, müze ve kütüphane yağmalanarak yok edildi. Cyril döneminde şiddetlenen dinsel iç çatışmalar sonucunda Yahudiler ve Paganlar aylarca şiddete maruz kaldı. Dini otorite sivil ve askeri otoriteyi etkisiz bırakmıştı.

Şiddetlenen çatışmalar ve yakılan kütüphanenin ardından Hypatia, bilim ve araştırma yapmaya devam ediyor umutla deneylerle gerçeği arıyor ve ders vermeyi sürdürüyordu. Çatışmalı geçen günlerde yaptığı bu çalışmalar dini otoritenin gözüne batıyor bilimsel ve felsefi düşünce kavramları ortadan kaldırarak dini otoriteyi tamamen kurmaya çalışıyordu.

Cyril’in tarikatı şehir genelinde otariteyi ele aldı. Gericilik ve yobazlık Cyril tarafından tarikatına ve halka iyice yayıldı. Dogmatik düşünceye tamamen karşı duran ve mücadele eden Hypatia, Cyril tarafından büyücü ve şeytan olarak ilan edildi. Dini otaritenin sorgulanamaz oluşunu savunarak çetesine Hypatia’yı hedef gösterdi.

Hypatia M.S. 415 yılında bir gün evden çıkarken siyah kapşonlu kalabalık bir Cyril tarikatı tarafından durdurularak alıkonuldu. Hypatia sokak aralarında çırılçıplak soyularak saçlarından sürüklenerek kiliseye kadar getirildi. Kilise içerisinde taşlarla işkence edilerek öldürülüp, bedenin parçalayarak yakıldı.

Hypatia öldürülmeye götürülürken, Louis Figuier (1866)

Hypatia acımasız bir şekilde dünyadan yok oldu. Ölümünün ardından da eserleri yakılarak Platoncu okul da onunla birlikte kapandı.

Hypatia’nın ölümü hakkında bugün en güvenilir kaynak, bir Hristiyan olan Socrates Scholasticus‘un 439’da yazmayı tamamladığı “Historia Ecclesiastica” adlı yapıtıdır. Bu yapıta göre olaylar Socrates Scholasticus‘un anlatımı ile şöyle gelişir:

«  …Hypatia’nın sık sık Vali Orestus ile görüşmesi Hristiyanların hoşuna gitmiyordu. Hypatia’nın, Vali Orestus ile Piskopos Cyril’in uzlaşmasını engellemeye çalıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen bir grup bağnaz, Peter adındaki çete liderleri ile birlikte Hypatia’nın evinin önünde pusuya yattılar ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum adındaki bir kiliseye götürdükten sonra tamamen soydular. Ardından onu taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia’nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.»

Aradan geçen binlerce yıla rağmen; kadınlar, şeytanlaştırılıyor, hedef gösteriliyor, öldürülüyor. Kapitalizm ve onun kontrolündeki erkek egemen enformasyon, kaynaklık ettiği toplumsal sorunların faturasını kadınlara çıkarıyor.

Hypatia, dünyada ve Türkiye’de kadının o günlerdeki ifadesidir ancak aradan geçen zamana rağmen pek bir şey değişmemiştir. Bugün, kapitalist şirketlerin reklamları, gerici siyasi partilerin sözde kadınlar günü kutlamalarının ardında yatan halen kadın emeği sömürüsü ve ikincilliğin olumlanmasıdır. Kadınların, düzen tarafından sokakta tekmelendiği ve yerlerde sürüklendiği dönemlerde bunları seyretmek de bunun olumlanmasıdır. Gericilik ve yobazlık sistemseldir, bilim ve felsefe düşmanlığı kadın düşmanlığı ile bütünsel hareket etmektedir.

8 Mart; Hypatia’nın, 1857’de ABD’de greve giden kadın işçilerin, 1917’de devrime yürüyen Petrogradlı dokuma işçisi kadınların, Fatma Aliye’nin, Afife Jale’nin, Jale İnan’ın, Zehra Kosova’nın, Behice Boran’ın, Mine Bademci’nin… her bir fabrikadaki, tarladaki, mutfaktaki emekçi kadınların mücadele günüdür.

Kutlu Olsun.

Burak Mumcu