FAŞİZMİ ANLAMAK – 2: GENEL TEMELLER | Hakan Aydın

0
558

Faşist hareketler; ideolojilerinin özgünlüğünü, kendi ulusal kökenlerine göre biçimlendirmekte bulmuştu. Her ideoloji, kendi ulusunun önder, filozof ya da fikir adamlarının yazılarına sığınıyordu. Bu durum olguların, fikirlerin ya da olayların okunmasını karmaşıklaştırıyor olsa da biraz sadeleştirildiğinde bu hareketlerin ideolojik birliğinin “bir şeyden yana olmadan önce bir şeye karşı olmak” fikrinde somutlandığı görülüyordu.

Programlara göre; ulusalcı anlatılar, devlete yüklenen misyonlar ve bağlı olarak emperyalizmi uyaran savlar benzerdi. Yine programlar üzerinden bakıldığında, sınıf mücadelesinin karşısına “ulusun üretici birliği”, insanların eşitliği fikrinin karşısına ise “hiyerarşik ilişkilerin” yerleştirildiği görülebiliyordu. Ancak bunlar da temelde ortak oldukları yanlar değildi. Öte yandan; bu hareketler Liberalizm’in eleştirisi, Marksizm’in reddi, toplumsal hiyerarşiler ya da seçkinlerin otoritesi konularında ortaklaşıyorlardı.

Ulusal misyonun geçmişten gelen büyüklükleri, geleneklerdeki ortaklıklar ya da toplumsal köklerin yüceltilmesinde hiçbir özgünlük yoktu. Hatta klasik ulusalcılığın çok iyi bilinen söylemeleriydi bunlar. Ancak, ideolojilerin etkili olabilmesi için halkın enternasyonalist etkilerden kurtarılması ve sınıflar mücadelesi “dogmasına” bir yanıt üretilmesi gerekiyordu. Özellikle, işçi sınıfının geleneksel ulusalcılıktan koptuğu o zamanda ciddi bir alan temizliğine ihtiyaç duyuluyordu, klasik sağ ideolojiler reddedildi. Ulusalcılık; temel erdemlerini, enternasyonalizme ve onun ayrılmaz parçası olan, “ulusu çökerten” sınıf savaşımlarına karşı kesin karşıtlığa dayanarak kazanacaktı.

Mussolini, 21 Haziran 1921’de Milletvekilleri Meclisi’nde yaptığı konuşmada sorunu şöyle koyuyordu:

“Sosyalleştirme, devletleştirme, kolektifleştirme girişimlerine bütün gücümüzle karşı çıkacağız. Bıktık, usandık devlet sosyalizminden. Ve sizin o doğruluk ve hele kaçınılmaz yazgı niteliğini yadsıdığımız doktrininizin tümüne karşı savaşımdan, yani doktrinal savaşımdan da vazgeçmeyeceğiz. İki sınıfın varlığını yadsıyoruz, çünkü çok daha fazla sınıf var; tüm insan tarihinin ekonomik saptamalarla açıklanabileceğini kabul etmiyoruz. Sizin enternasyonalizminizi yadsıyoruz, çünkü ancak yüksek sınıflar tarafından kullanılabilen lüks bir metadır bu, oysa halk kendi doğduğu toprağa sıkı sıkıya bağlıdır.” (Aktaran: R. Bourderon, R.Paris, Histoiredufacisme en İtalie)

Mussolini’nin söylemleri, Hitler tarafından övülecek, ardından FALANJ hareketi tarafında da desteklenecekti.

FALANJ hareketinin kurucularına göre; Marksizm’in devrimci teorisinin karşısında var olan ideolojik boşluğu doldurmak çok önemliydi. Kitleleri harekete geçiren, coşku ve tutkularını uyandıracak hiçbir şey yoktu, Marksizm’in karşısında. Doğal olarak; faşist hareketlerin ideolojisinin ortak temelini Anti-Marksizm oluşturacaktı.

Marksizme karşı yöneltilen eleştiriler aynı noktalarda odaklanıyordu. Marksizm’in iki büyük “kusuru” vardı: Enternasyonalizm ve sınıf savaşımı öğretisi.

Enternasyonalizm, bireyi kendi toprağına bağlılıktan uzaklaştırıyor, bir topluluğun üyesi olma duygusunu parçalıyor ve ulusal yaşamın temellerini çökertiyordu. Sınıfları karşı karşıya getiren sınıf savaşımı öğretisi ise hiyerarşik ilişkileri çürütüyor, bireysel yeteneklerin ayrıcalığını ortadan kaldırıyor ve “en iyileri en kötülerle” aynı düzeye indiriyordu. Sınıf savaşımı öğretisi, bireyin insanlıktan uzaklaşmasına yol açıyordu. Bunlar, toplumu dağıtıcı unsurlar olarak görülüyordu.

Faşist hareketlerin kurucuları, Marksizm’in toplumsal düzeni kökten yıkacak bir öğreti olduğu konusunda “derin” bir bilince sahiplerdi. Marksizm, “evreni düzenleyen” hiyerarşi ilkesine karşı çıkarak aynı zamanda “doğal düzene” de karşı çıkıyordu. Her türlü toplumsal örgütlenmeyi alt-üst edecek olan Marksizm, bundan dolayı da uygarlığın kökünü kazıyacaktı. “Soğuk ve duygusuz bir savaş öğretisi” olarak her türlü manevi yaşamı dışlıyordu, dolayısıyla insanın “yaşama nedenini” de dışlıyordu.

FALANJ bildirgesinin mimarı J.A. Primo de Rivera, Materyalizm’in, karşıt anlamlı iki bileşeninden yararlanırken, Felsefi Materyalizm’i, her türlü manevi değerin yadsınması ve yalnızca maddi doyumun savunulması ile karıştırarak, Marksizm’inyeni uygulama biçimini oluşturan Bolşevizm’i “mahkûm” ediyordu: “zenginliklerinden, yoksulların sefaletine aldırmadan yararlanan zenginler…”

Hitler daha ileri giderek, Marksizm’inbaşarısının insan yaşamının yok olması anlamına geleceğini belirtiyordu: “O zaman gezegenimiz milyonlarca yıl önce yaptığı gibi gene hava boşluğunu baştanbaşa dolaşmaya başlayacaktır: üzerinde insan kalmayacaktır. Buyrukları çiğnendiği zaman acımasızca öç alır ölümsüz doğa.” (A. Hitler, Kavgam, 1925)

Faşizm’in, Liberalizm eleştirisinin kaynağında da Marksizm vardı: Liberalizm, siyasal ve ideolojik olarak “kısırlığa” yakalanmıştı. Kapitalizmin yarattığı işçi sınıfı insanlığı Marksizm ile tehdit ederken Liberalizm’in devleti önlem alamıyordu. O halde; bu boşluğu dolduran yeni ve –öncelikle- etkili bir ideoloji gerekiyordu, bu ideolojinin doğruluğu ise hareketin vardığı nihai noktada tartışılacaktı.

PNF’de söylev yöntemleri, yönetici ilkelere bağlanmıştı. NSDAP, doğal bilimlerden ‘yaratıcı ilke ve asalak ilke’ teorileri ile ırkların eşitsizliğine ulaşmaya çalışıyordu. FALANJ, gizemli bir inanışla, sürekli görev bağlılığı yaratmaya çalışıyordu.

PNF ve FALANJ’a göre; halk yığınlarının iç örgütlenmesine yansıyan derin kaygıları sınıflar mücadelesi yerine uluslararası savaşımlara yerleştirecek ve bunun etkili kılınmasıyla geleneksel bir ulusalcılık çerçevesi oluşturulacaktı. NSDAP, halkın kaygılarına verilecek en uygun cevabı ırkçılıkta bulabiliyor, geçmiş savaşlardaki yenilgilerden etkilenerek yitirilen “ulusal duyguları”ancak böyle aşabiliyordu. Irkçılık, sınıfları ulusal topluluk içerisinde eriterekyığınlara emperyalist bir görev yüklenme bilinci verebilecek, “Alman ulusunu”  ortadan kaldırmak isteyen düşmanlara karşı üstün ve uyumlu bir ırkın yolunu açabilecekti.

FALANJ, İspanya’nın “dev bir üreticiler” sendikası olarak örgütleneceğini, bireysel ve sınıfsal çıkarların ortadan kaldırılacağını savunuyordu. İşçiler, idari kadrolar ve patronlar ulusal görev için çalışacak, kendi çabasına göre ulusal kazançtan payını alacaktı. Önemli olan, İspanyolların bireysel ya da toplumsal bütün karşıtlıkları aşan ortak bir temel çıkar etrafında ve üretimin gelişmesi için birleştirilen büyük bir çalışanlar topluluğu içinde barışmasıydı. Bu fikir, PNF’de en başından beri mevcuttu: Ulus ne işçi tanırdı, ne de patron! PNF, işçiler ile patronların çıkarlarının özdeş olduğunu başlangıcından itibaren savunmuştu. Birey ve sınıfların toplumsal hiyerarşi içerisindeki “yerleri ne olursa olsun”, hepsi de ancak üretimin gelişmesiyle yaşayabilirlerdi. Bundan dolayı hiçbir toplumsal uzlaşmazlığın bozamayacağı bir ulusal dayanışma olacaktı.

Sonuç olarak; ulusalcılık, Marksizmi önlemeye yönelik egemen ideolojik öğeyi oluşturuyordu.

Devletin öncelikli görevi ulusal tasarının gerçekleştirilmesini üstlenmekti. Bu tasarının biricik olduğu, ülkedeki kitlelerin çıkarları ile özdeş olduğu ve ülkenin tüm insansal gereksinimlerini bir araya getirdiği kabul ediliyordu. Bundan dolayı devlet totaliter olacaktı. Devlet, ulusu ereklere doğru götürmek için zorunlu bir araç olarak tanımlansa da devlet kurumunu ayrıcalıklı kılmak, birleştirici ve bastırıcı işlevini doğrulamak için ona en yüksek gücü sağlama ve onu ulusun ortaya çıkmasının “kendisi” durumuna getirmek yolunu tutmuş bulunuyorlardı.

Devlet, yönettiği toplumun bireysel yazgı ve etkinliklerini, maddi ve manevi bir bütünlük içerisinde üzerine almalıydı. Bu durum, ideolojik birleştirmeleri ve ulusal çalışmayla eşsiz bir bütünleşmeyi olanaklı kılacaktı. Ulusal birliğe “hangi nitelikte olursa olsun” en küçük bir müdahaleye izin verilmeyecekti. Her türlü ayrılık kaynağı ve anlaşmazlık tohumu kalıntılarıyla birlikte ortadan kaldıracaktı.

Faşizm, birey ve devletin barışmasının gölgesine sığınıyordu ancak birleştirici işlev gibi bastırıcı işlevde bu barıştırmanın sonucuydu:

“Faşizm, bireyin hakiki gerçekliği olarak ileri sürer devleti. …Ciddi bir şey olabilen tek özgürlükten, devletin ve devlet içindeki bireyin özgürlüğünden yanadır faşizm. Bu anlamda, faşizm totaliterdir ve her türlü değerin bireşim ve birliği olan faşist devlet, halkın tüm yaşamını geliştirip egemenliği altına alır.” (B.Mussolini, İtalyan Ansiklopedisi)

“Özgürlüğün ancak devlet içinde var olabileceğini ve devletin de rastgele birinin keyfe bağlı istenci değil, ama bütün keyfe bağlı istençleri bastıran ve toplumda olsun, her yurttaşın kendi bilincinde olsun, demirden bir yasanın karşı konulmaz düzenini oluşturan canlı bir kural olduğunu kabul etmeye dayanır her şey.” (G.Gentile, Palermo Konuşması, 31 Mart 1924)

İdealist Filozof Gentile

NSDAP, halk ve devlet birlikteliğinin, halk ile devletin özdeşliği fikrine dayanan devlet otoritesinin özünü oluşturduğunu ilan ediyordu. FALANJ’a göre devlet ulusun “hizmetindeydi” ve aynı zamanda İspanya’nın “ete kemiğe bürünmesiydi” de. Böylece, Katalan ve Bask ayrılıkçılığı da ortadan kalkacaktı. PNF’ye göre ise devlet, halka kendi birlik bilincini “sanki tanrısal bir esinle ilettiği ölçüde” ulusal bir varoluş kazandıracaktı. Söylemlerdeki farklılıklara rağmen aralarındaki karşıtlıklar yüzeysel olmaktan ileri gitmiyordu.

Liberal devlet ise Marksizm’in hazırlayıcısıydı. Bu, onun önü alınmaz kötülüklerle dolu olmasından ileri geliyordu. Farklı çıkar grupları arasında hakem-devlet anlayışı saçmaydı. Etkinliklerin tek yönlendiricisi özel çıkarlar olduğuna göre bu devlet ulusa yabancıydı. Parlamenter seçimler yoluyla, yöneticiliği, sırasıyla çıkarları farklı olan kitlelere vererek ulusal gerçekliği yadsıyordu. Bu durumda seçim ilkesi budalaca bir şeydi, “tek olan gerçek” nasıl olur da çoğunluk ilkesinden çıkabilirdi? Buradan nasıl eylem üretilebilirdi? Sonsuz olan ulusal tasarı, nasıl olur da oy pusulalarında tartışma konusu yapılabilirdi? Liberal devlet bölüyordu!

FALANJ’a göre Liberal devlet, ulusun manevi birliğini parçalıyordu. NSDAP’a göre Liberal devlet, Yahudiliğin dünya egemenliğini güvence altına almak için ırksal halk topluluğunu parçalamaya, dağıtmaya yönelik bir Yahudi icadıydı. PNF’ye göre Liberal devlet, yanlış bir özgürlük anlayışına dayanıyordu. Özgürlüğü ödev gibi tanımlaması gerekirken hak olarak tanımlıyordu ve birey devletin karşısına dikiliyordu.

Liberal devletin ve sonuçlarının kınanmasından devlete sınırsız yetki verilmesini zorunluluğu çıkarılıyordu. Devletin birleştirici işlevinin tek olmasa da başlıca nesnesi birey olduğu gibi bastırıcı işlevinin de tek olmasa da başlıca nesnesi bireydi. ”Cibilliyetsiz ve milliyetsiz” Liberal devlete sövülüyor ve bir ulusal kurtarıcı isteniyordu.

Nihayet; faşizm, son derece “mantıksal” olarak, ulusa gereksindiği devleti vermeye yetenekliydi. Var olan çöküntü nedenlerini gösteren, devletin yeniden kuruluşunda ulusal diriliş yolunu bulan ve Marksizme karşı tek kurtarıcı ideolojiyi sunan hareketler, “gerçeği” elinde tutuyor ve kendisini ulusal halk davasıyla özdeşliyordu. Çözülmez ve uzlaşmaz bir “Ulus-Halk-Devlet- Hareket Bloku” kuruluyordu.

İtalyan İdealist felsefeci Giovanni Gentile; “güçlü devlet teorisi de az çok entelektüel bir dogmadan başka bir şey değildir” diyordu. Faşizm sayesinde bu dogma, bir yönetici-fikir haline getirildi. Bu yönetici-fikir ile birey arasında akıl-dışı bir birleşme gerçekleştirildi. Faşizm, ayrıntıları dışlamayan ama kanıtlanmayı dışlayan, uzun ve bıktırıcı türden olumlu ve olumsuz savlar dizisi listeleyerek ilerliyordu. İdeolojik açıklamalar, zaman zaman bir kanıtlama görünüşüne sahip olabiliyorlardı ancak genel olarak kestirip atılan olumlamalardan oluşuyorlardı. Hareketlerin önderlerinin yazdıkları ve söyledikleri kesin referanslar halindeydi.

Hitler’in akıl yürütmesinde ise ideoloji ikincildi. Öğreti felsefi bir görüşün hizmetindeydi. Eylemi gerçekleştirmekten, düşmana karşı hareketin başarısını sağlamaktan başka bir işlerliği yoktu. Kaba güç kullanımını haklı gösterecek bir ideoloji önemliydi ve tek ölçü etkinlik ölçüsüydü.

Faşist ideologlar, bilimsel düşünüşü yolundan çıkararak, öğretilerini akıl-dışı bir alana yerleştiriyorlardı. Marksizm tarafından “bozucu etkilere” uğrayan kitlelerin, bilincini çürütebilecek bir ideoloji oluşturuluyordu.

Bir sonraki yazımızda; Faşizm’in hiyerarşi ve örgütlenme biçimlerini açacağız…

Hakan Aydın

hh_aydin@hotmail.com

Not: Kaynak bilgisi ile partilerin/hareketlerin programları yazı dizisinin bitiminde ayrıca sunulacaktır.

Yorumlar

Yorum